En nihayetinde bloguma veda edeceğim gün gelip çattı. Uzun bir mola vermek durumundayım. Bu satırların yazarı arkadaşınız/dostunuz/düşmanınız/kardeşiniz/abiniz vatani görevini yerine getirmek için sizlerden izin istiyor. Küçükken herkesin doktor/öğretmen olmak istediği bir zaman diliminde, Genelkurmay Başkanı olmak isteyen birisi için bu anın ne kadar önemli olduğunu takdir edersiniz sanırım. :)
Tabi ki ülkeme ödeyeceğim borcun vermiş olduğu bu mutluluğun yanında, özlemler de kaçınılmaz olmakta. Beni bugünlere getiren sevgili anne ve babamı, arkadaşlarımı, dostlarımı, akrabalarımı geride bırakmanın verdiği burukluk da bu molanın dezavatajı. :) Ama zamanında gideceğimi düşünüyorum yine de. Tuzla'da sınav sırasında evli, iki çocuk babası, düzeni oturmuş 35 yaşında bir abiyle tanıştım. :) Yani onu görünce, doğru bir karar verdiğimi anladım. :) Hem zaten askerlik, insanın arkadaşlık ve dostluk ilişkilerini test etmesi için mükemmel bir yer. :) Bunu da aslında olumlu bir yan olarak görebiliriz.
Bu arada çavuş(kısa dönem-5/6 ay) mu yoksa asteğmen(uzun dönem-12 ay) mi olarak gideceğim veyahut nereye gideceğim henüz belli değil. Ama rüyamda Ankara'da Genelkurmay binasındaydım. :)
Bu süreçte askerliğini yapanlara tecrübelerini sordum. Aman aman aman :) Herkes birer Rambo imiş de haberimiz yokmuş. Veyahut ülkede, bayanlar da dahil olmak üzere, herkes askere gitmiş gelmiş de bir ben kalmışım. :) Tek kurşunda 12 kişiyi alan Karamuratlar mı dersiniz, hikaye yazarları mı dersiniz.. Ne arasan var. :)
+"Biz sabah güneş doğmadan kalkıyorduk, saatlerce ağır idman yapıp, dağda dolanırdık"
-Sonradan öğrendiğime göre, üstteki lafı eden arkadaş genelde nöbet tutan biriymiş. :)
Askerliğin zor olduğunu vurgulamak için de bu kadar sallanmaz ki arkadaşım, bir yavaş gelin. :) Ekşi'den shelbly'nin çok güldüğüm bir cümlesi var, duruma çok uygun: Böyle adamlar ya pozitif bilim ışığında psikologa ya da metafizik ışığında bir muskacıya götürülmeliler. :)
Benden bu kadar. Sadece birkaç aylığına olmayacağım. Geri döndüğümde hiç kopmamak üzere görüşmek dileğiyle, hoşçakalın..
DÜZENLENMİŞTİR!!..
8 Nisan 2010 Perşembe
Papillon (1973)
Esaretin Bedeli filmine alternatif olarak izlememi tavsiye etmişlerdi. Daha yeni fırsatını bulup, geçen gün izledim. Öncelikle bu filim 1973 yapımı. Esaretin Bedeli ise 1994. Yani kullanılan teknolojiler arasında muhtemelen uçurum var. Bunu dikkate alıp da yazmaya çalışacağım.
Papillon, Fransızcada Kelebek demek, hapishaneden kaçma/kurtulma çabasını ve bu süreçteki dostluk/sadakat gibi kavramları işlemiş hoş bir filim. Ancak mesela filmdeki hapishane şartları daha çetin tasarlanabilirdi. Yani zor koşullar gösterilmiş ama Esaretin Bedeli'ndeki sahneleri görünce, bayağı sönük kalıyor. :) Ama güzel değildi diyemem, sadece daha iyi olabilirdi o kısmı. :) Yoksa, bir bölümde hücre cezası var ki, muhteşem bir sahneydi. Bu kadar iyi anlatılabilirdi ancak.. Bir de Schindler'in Listesindeki Ben Kingsley (Itzhak Stern) ile bu filimdeki Dustin Hoffman (Louis Dega) karakterleri oldukça benzer özellikler taşıyor gibi geldi bana.
Son olarak belirtmekte fayda var, filmin sonu çok kötüydü. Yani, Papillon denize atlıyor özgürlüğü için ve gerisini hikaye olarak dinliyoruz. Hayal gücümüze bırakılmış her şey. Orayı daha trajik ve duygusal bir sahneyle doldursalar, bence süper olurdu.
O kadar laf ettim ama filim çok güzel, izlemelisiniz. :)
Papillon, Fransızcada Kelebek demek, hapishaneden kaçma/kurtulma çabasını ve bu süreçteki dostluk/sadakat gibi kavramları işlemiş hoş bir filim. Ancak mesela filmdeki hapishane şartları daha çetin tasarlanabilirdi. Yani zor koşullar gösterilmiş ama Esaretin Bedeli'ndeki sahneleri görünce, bayağı sönük kalıyor. :) Ama güzel değildi diyemem, sadece daha iyi olabilirdi o kısmı. :) Yoksa, bir bölümde hücre cezası var ki, muhteşem bir sahneydi. Bu kadar iyi anlatılabilirdi ancak.. Bir de Schindler'in Listesindeki Ben Kingsley (Itzhak Stern) ile bu filimdeki Dustin Hoffman (Louis Dega) karakterleri oldukça benzer özellikler taşıyor gibi geldi bana.
Son olarak belirtmekte fayda var, filmin sonu çok kötüydü. Yani, Papillon denize atlıyor özgürlüğü için ve gerisini hikaye olarak dinliyoruz. Hayal gücümüze bırakılmış her şey. Orayı daha trajik ve duygusal bir sahneyle doldursalar, bence süper olurdu.
O kadar laf ettim ama filim çok güzel, izlemelisiniz. :)
Dinlemek & Dinlenmek
Yazı yazabileceğim son günde, kısa bir iki şey yazıp da gideyim dedim. Sürekli iletişim halinde olduğumuzdan, aklıma gelen bu "dinleme" olayını yazmak istedim.
Dinlemeye geçmeden önce şöyle bir soru sorulabilir: dinlemeye değer birşey mi anlatılıyor? :) Bu çok ayrı bir bakıştır ama karşınızdakine değer ve önem vermediğinizin de direkt kanıtıdır. :) Çünkü değerli ve önemli görülürseniz, en saçma ve gereksiz anınız/konuşmanız bile ilgiyle dinlenir. :)
Kendimden örnekle başlayayım, karşımda beni dinleyen bir insan olunca, yazma şevkim de doğru orantılı olarak artıyor. Karşıya bakınca bir duvar görmemiş oluyorum çünkü. Ancak karşımda dinlemekten ziyade geçiştiren (veyahut dinlemeyen de denebilir buna) biri olduğunda konuşmayı da haliyle istemiyorum. Bu zaten dinleyenin gözünde değersiz olduğumu göstermiş olur.
Bunu şöyle de düşünebiliriz: bir çalışan işyerinde dinlendikçe gerçek değerini anlayacak, kendini bulacaktır. Veyahut çocuklar dinlendikçe, aile içinde önemli/değerli olduğunu anlayacak ve birey olma bilinci gelişecektir. Ailesi kendisini dinlemediğinde, çocuk kendini değersiz hissedecek ve kendisini dinleyen arkadaşlarına uyacak ve belki de kötü alışkanlıklar edinecektir..
Bu konu şimdilik yeterli, kısa kısa yazılar yazacağım biraz daha muhtemelen..
Dinlemeye geçmeden önce şöyle bir soru sorulabilir: dinlemeye değer birşey mi anlatılıyor? :) Bu çok ayrı bir bakıştır ama karşınızdakine değer ve önem vermediğinizin de direkt kanıtıdır. :) Çünkü değerli ve önemli görülürseniz, en saçma ve gereksiz anınız/konuşmanız bile ilgiyle dinlenir. :)
Kendimden örnekle başlayayım, karşımda beni dinleyen bir insan olunca, yazma şevkim de doğru orantılı olarak artıyor. Karşıya bakınca bir duvar görmemiş oluyorum çünkü. Ancak karşımda dinlemekten ziyade geçiştiren (veyahut dinlemeyen de denebilir buna) biri olduğunda konuşmayı da haliyle istemiyorum. Bu zaten dinleyenin gözünde değersiz olduğumu göstermiş olur.
Bunu şöyle de düşünebiliriz: bir çalışan işyerinde dinlendikçe gerçek değerini anlayacak, kendini bulacaktır. Veyahut çocuklar dinlendikçe, aile içinde önemli/değerli olduğunu anlayacak ve birey olma bilinci gelişecektir. Ailesi kendisini dinlemediğinde, çocuk kendini değersiz hissedecek ve kendisini dinleyen arkadaşlarına uyacak ve belki de kötü alışkanlıklar edinecektir..
Bu konu şimdilik yeterli, kısa kısa yazılar yazacağım biraz daha muhtemelen..
Özür
Ufak tefek isteklerine cevap verme fırsatım olmadığından sevgili Mesut'tan ve ismini hatırlayamadığım bölümümüzde çift dal yapan arkadaştan özür diliyorum. :(
Burayı okuyorsanız şayet; yemek davetleri, gidiş için alışveriş, insanlarla vedalaşma derken, başlayamadım bile. Kusuruma bakmayın. :(
Burayı okuyorsanız şayet; yemek davetleri, gidiş için alışveriş, insanlarla vedalaşma derken, başlayamadım bile. Kusuruma bakmayın. :(
31 Mart 2010 Çarşamba
Çandarlı Halil Paşa
Bugüne nostalji yaparak başladım ve NBA Live 98'i yıllar sonra tekrar makineme kurdum. :) Günü de tarihi bir olayla kapatmak istiyorum. Nasıl konu geçişi yaptım öyle..
Efendim, konumuz Çandarlı Halil Paşa Olayı. Çandarlı Halil sırasıyla 2.Murat ve 2.Mehmet(Fatih Sultan Mehmet)'e vezirlik yapmış önemli bir şahsiyettir. Ancak Edirne'de idam edilerek öldürülmüştür. Peki neden böyle olmuştur diye bir soru soruyorsanız şayet, ki sormanız gerekir, yazımızın ana konusunu da anlamış olmalısınız.
Sayın Erol Mütercimler'in anlattığına göre bu konuda 3 senaryo varmış:
1. Çandarlı Paşa'nın Bizans ile yakın ilişkileri(rüşvet vs)
2. Fatih Sultan Mehmet'in çocuk yaşta tahta çıkmasını engellemesi ve Fatih'in bunu asla affetmemesi
3. Osmanoğulları ile Çandarlı Ailesi arasındaki rekabet
Çandarlılar babadan oğula uzun süredir vezirlik görevini başarıyla sürdüren bir ailedir. Yaptığı hizmetleri göz önüne aldığımızda birinci maddenin pek de mantıklı olmadığını söyleyebilirim. Eğer Bizansçı biri olsa, bunu çok daha önceden belli ederdi diye düşünüyorum.
Gelelim ikinci maddeye. Bu madde geçerli olabilir zira hatırlarsanız bize tarih derslerinde 2.Mehmet'in babasına mektup yazdığı, "Sevgili Babacığım, geri dön" dediği anlatılmıştı. :) Ancak pek de öyle olmamıştı. :) Çok genç yaşta tahta oturan 2.Mehmet(Fatih ünvanını almamıştı henüz), Varna Savaşında tüm gençlik hırsıyla saldırıyordu ama durumun vahametini gören Çandarlı Halil Paşa, 2.Murat'ı çağırıp ikna ediyor ve 2.Mehmet tahtı babasına geri vermek durumunda kalıyordu. Kendinimi bir an Fatih'in yerine koydum da... Öfkesinden duramaz insan herhalde. :) Fatih de muhtemelen bunu unutmamış olacak ki, böyle bir olayı tasarlamıştı. Ancak öyle hemen bir çırpıda olmuyor bu iş. Olamaz da zaten. Dikkat ettiyseniz, padişahı değiştirebilecek güçteki bir vezirden bahsediyoruz. Bu nüfuzunu ve gücünü gösteriyor. Haliyle Fatih de buna cesaret edemiyor hemen.
Gel zaman git zaman, Fatih İstanbul'un fethini kaçınılmaz olarak görüyor. Ancak Çandarlı Paşa bu durumdan hoşnut değil! Böyle bir girişimden rahatsız olduğunu belli ediyor. Diyeceksiniz ki şimdi, bu durum Bizans ile ilişki içinde olduğunu gösterir mi.. Sanmıyorum çünkü bu konu hakkında Halil İnalcık Hocanın görüşleri devreye giriyor. Sayın İnalcık şöyle der: "Çandarlı son ana kadar İstanbul'un fethine muhalif kalacaktır. Girişim başarılı olursa otoritesinin kaybı, başarılı olamazsa devletin tehlikeye düşmesi kaçınılmaz görünüyordu. Şehir fethedilse bile Haçlı Seferleri ile yerle bir edileceğine inanıyordu". Hocamızın bu sözlerinden çıkardığım şu: Çandarlı Paşa kendi gücünün korunmasını devletin çıkarının üzerinde görmüştür ve büyük düşünmemektedir. Tabi bunlar hocamızın laflarının üzerine yaptığım çıkarsamalar, kesin böyledir demiyorum, diyemem de.
2.Mehmet, Çandarlı'nın bu tutumuna rağmen, ona ihtiyacı olduğundan ses etmemiştir. Fetih için çalışmalar ve hücumlar başlamıştır. Savaş toplantılarında dahi Çandarlı Paşa sürekli geri çekilmeyi önermiştir. Haçlı Seferlerinin peşpeşe geleceğini söylemiştir. Tam da bu noktada araya Rum asıllı Zağanos Paşa girmiştir. Bizleri bugünlerde ayrıştırmaya çalışanlara inat, Rum asıllı Paşamız padişaha destek vermiştir. Haçlıların ve onları oluşturan devletlerin sürekli rekabet halinde olduklarını ve bir Haçlı Seferi yapsalar bile bunun sağlıklı olmayacağını belirtmiştir, ki nitekim haklı çıktığını tarihin sayfalarında gezerek bulabilirsiniz.
En nihayetinde İstanbul düşer, Fatih ünvanını alan 2.Mehmet, kısa bir süre sonra Çandarlı Paşa'yı idam ettirir. Gördüğünüz üzere ikinci madde son derece kabul edilebilir nedenlere dayanmakta.
Gelelim üçüncü maddeye.. Az önce Zağanos Paşa ile Çandarlı'nın nasıl karşı karşıya geldiğini yazdım. Üçüncü madde için önemli bir dayanaktır bu. Osmanlılarda I.Murat döneminde, ne trajikomiktir ki Çandarlılardan Hayreddin Paşa'nın uğraşlarıyla, kurulmuş bir ocak vardır: Kapıkulu. Bu ocak, Türk olmayanlardan, devşirme çocuklarla kurulan bir oluşumdu. Adı üstünde, padişahları için "kul" oluyorlardı. Günaha sokacağım kendimi ama bunu ben demiyorum, tarih diyor. :) İşte bu Kapıkulu Ocağı çok geniş bir yelpazedir ve Zağanos Paşa da bu ocağın bir ürünüdür. Dedesinin yardımıyla kurulan bu ocağın ürünleri, Çandarlı Halil'in de ölüm fermanı oluyordu. Çünkü Çandarlılar ile Kapıkulu Ocakları sürekli sürtüşme içindeydiler. Çandarlı Halil'in asılmasıyla da, Kapıkulu Ocaklarının, dolayısıyla da Osmanoğullarının mutlak ve kat'i egemenliği başlamıştır. Üçüncü senaryo da çok gerçekçi duruyor ki, tarihi olayları da düşünürsek, en mantıklısı da bu.
Konu hakkında yazabilmemi sağlayan Sayın Erol Mütercimler'e de değerli eserleri için teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
İyi akşamlar herkese.
Efendim, konumuz Çandarlı Halil Paşa Olayı. Çandarlı Halil sırasıyla 2.Murat ve 2.Mehmet(Fatih Sultan Mehmet)'e vezirlik yapmış önemli bir şahsiyettir. Ancak Edirne'de idam edilerek öldürülmüştür. Peki neden böyle olmuştur diye bir soru soruyorsanız şayet, ki sormanız gerekir, yazımızın ana konusunu da anlamış olmalısınız.
Sayın Erol Mütercimler'in anlattığına göre bu konuda 3 senaryo varmış:
1. Çandarlı Paşa'nın Bizans ile yakın ilişkileri(rüşvet vs)
2. Fatih Sultan Mehmet'in çocuk yaşta tahta çıkmasını engellemesi ve Fatih'in bunu asla affetmemesi
3. Osmanoğulları ile Çandarlı Ailesi arasındaki rekabet
Çandarlılar babadan oğula uzun süredir vezirlik görevini başarıyla sürdüren bir ailedir. Yaptığı hizmetleri göz önüne aldığımızda birinci maddenin pek de mantıklı olmadığını söyleyebilirim. Eğer Bizansçı biri olsa, bunu çok daha önceden belli ederdi diye düşünüyorum.
Gelelim ikinci maddeye. Bu madde geçerli olabilir zira hatırlarsanız bize tarih derslerinde 2.Mehmet'in babasına mektup yazdığı, "Sevgili Babacığım, geri dön" dediği anlatılmıştı. :) Ancak pek de öyle olmamıştı. :) Çok genç yaşta tahta oturan 2.Mehmet(Fatih ünvanını almamıştı henüz), Varna Savaşında tüm gençlik hırsıyla saldırıyordu ama durumun vahametini gören Çandarlı Halil Paşa, 2.Murat'ı çağırıp ikna ediyor ve 2.Mehmet tahtı babasına geri vermek durumunda kalıyordu. Kendinimi bir an Fatih'in yerine koydum da... Öfkesinden duramaz insan herhalde. :) Fatih de muhtemelen bunu unutmamış olacak ki, böyle bir olayı tasarlamıştı. Ancak öyle hemen bir çırpıda olmuyor bu iş. Olamaz da zaten. Dikkat ettiyseniz, padişahı değiştirebilecek güçteki bir vezirden bahsediyoruz. Bu nüfuzunu ve gücünü gösteriyor. Haliyle Fatih de buna cesaret edemiyor hemen.
Gel zaman git zaman, Fatih İstanbul'un fethini kaçınılmaz olarak görüyor. Ancak Çandarlı Paşa bu durumdan hoşnut değil! Böyle bir girişimden rahatsız olduğunu belli ediyor. Diyeceksiniz ki şimdi, bu durum Bizans ile ilişki içinde olduğunu gösterir mi.. Sanmıyorum çünkü bu konu hakkında Halil İnalcık Hocanın görüşleri devreye giriyor. Sayın İnalcık şöyle der: "Çandarlı son ana kadar İstanbul'un fethine muhalif kalacaktır. Girişim başarılı olursa otoritesinin kaybı, başarılı olamazsa devletin tehlikeye düşmesi kaçınılmaz görünüyordu. Şehir fethedilse bile Haçlı Seferleri ile yerle bir edileceğine inanıyordu". Hocamızın bu sözlerinden çıkardığım şu: Çandarlı Paşa kendi gücünün korunmasını devletin çıkarının üzerinde görmüştür ve büyük düşünmemektedir. Tabi bunlar hocamızın laflarının üzerine yaptığım çıkarsamalar, kesin böyledir demiyorum, diyemem de.
2.Mehmet, Çandarlı'nın bu tutumuna rağmen, ona ihtiyacı olduğundan ses etmemiştir. Fetih için çalışmalar ve hücumlar başlamıştır. Savaş toplantılarında dahi Çandarlı Paşa sürekli geri çekilmeyi önermiştir. Haçlı Seferlerinin peşpeşe geleceğini söylemiştir. Tam da bu noktada araya Rum asıllı Zağanos Paşa girmiştir. Bizleri bugünlerde ayrıştırmaya çalışanlara inat, Rum asıllı Paşamız padişaha destek vermiştir. Haçlıların ve onları oluşturan devletlerin sürekli rekabet halinde olduklarını ve bir Haçlı Seferi yapsalar bile bunun sağlıklı olmayacağını belirtmiştir, ki nitekim haklı çıktığını tarihin sayfalarında gezerek bulabilirsiniz.
En nihayetinde İstanbul düşer, Fatih ünvanını alan 2.Mehmet, kısa bir süre sonra Çandarlı Paşa'yı idam ettirir. Gördüğünüz üzere ikinci madde son derece kabul edilebilir nedenlere dayanmakta.
Gelelim üçüncü maddeye.. Az önce Zağanos Paşa ile Çandarlı'nın nasıl karşı karşıya geldiğini yazdım. Üçüncü madde için önemli bir dayanaktır bu. Osmanlılarda I.Murat döneminde, ne trajikomiktir ki Çandarlılardan Hayreddin Paşa'nın uğraşlarıyla, kurulmuş bir ocak vardır: Kapıkulu. Bu ocak, Türk olmayanlardan, devşirme çocuklarla kurulan bir oluşumdu. Adı üstünde, padişahları için "kul" oluyorlardı. Günaha sokacağım kendimi ama bunu ben demiyorum, tarih diyor. :) İşte bu Kapıkulu Ocağı çok geniş bir yelpazedir ve Zağanos Paşa da bu ocağın bir ürünüdür. Dedesinin yardımıyla kurulan bu ocağın ürünleri, Çandarlı Halil'in de ölüm fermanı oluyordu. Çünkü Çandarlılar ile Kapıkulu Ocakları sürekli sürtüşme içindeydiler. Çandarlı Halil'in asılmasıyla da, Kapıkulu Ocaklarının, dolayısıyla da Osmanoğullarının mutlak ve kat'i egemenliği başlamıştır. Üçüncü senaryo da çok gerçekçi duruyor ki, tarihi olayları da düşünürsek, en mantıklısı da bu.
Konu hakkında yazabilmemi sağlayan Sayın Erol Mütercimler'e de değerli eserleri için teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
İyi akşamlar herkese.
Inglourious Basterds
Merhaba herkese,
Başlıkta gördüğünüz filmi dün izleyebildim sonunda. Olumlu eleştiriler duydum hakkında, ayrıca imdb'de de 8.4 puan almış. Haliyle beklentilerim de büyüktü kendisinden...
Tarihsel bir konuyu işlemişlerdi ancak benim gibi tarihten hoşlanan birisi için kötü bir film. Çünkü tarihi gerçeklerden uzak bir konusu vardı. O açıdan filmi, tarihi değil de fantastik olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Açıkçası Tarantino bu mudur, gibi bir soru da oluşmadı değil aklımda. :D
Yalnız filmin sonu şaşırtıcıydı. Almanların meşhur Schutzstaffel timinden bir subayın hain çıkması, filmin sonunu ilginç bir hale getirdi. İzlemeyenler için filmi katlettim böylelikle. :) Neyse, ben devam edeyim. :) SS'ci subayların kolay kolay Hitler'e ihanet edebilecek cesaretleri var mıydı o dönem bilmiyorum. Gerçi Hitler'in son dönemlerinde Himmler'in bile ona sırt çevirdiği söylenir ama Alman Tarihini çok araştırmadığımdan kesin konuşamıyorum.
Uzun lafın kısası, IMDB puanı sizi aldatmasın, hiç de öyle 8.4'lük bir filim değil.
Başlıkta gördüğünüz filmi dün izleyebildim sonunda. Olumlu eleştiriler duydum hakkında, ayrıca imdb'de de 8.4 puan almış. Haliyle beklentilerim de büyüktü kendisinden...
Tarihsel bir konuyu işlemişlerdi ancak benim gibi tarihten hoşlanan birisi için kötü bir film. Çünkü tarihi gerçeklerden uzak bir konusu vardı. O açıdan filmi, tarihi değil de fantastik olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Açıkçası Tarantino bu mudur, gibi bir soru da oluşmadı değil aklımda. :D
Yalnız filmin sonu şaşırtıcıydı. Almanların meşhur Schutzstaffel timinden bir subayın hain çıkması, filmin sonunu ilginç bir hale getirdi. İzlemeyenler için filmi katlettim böylelikle. :) Neyse, ben devam edeyim. :) SS'ci subayların kolay kolay Hitler'e ihanet edebilecek cesaretleri var mıydı o dönem bilmiyorum. Gerçi Hitler'in son dönemlerinde Himmler'in bile ona sırt çevirdiği söylenir ama Alman Tarihini çok araştırmadığımdan kesin konuşamıyorum.
Uzun lafın kısası, IMDB puanı sizi aldatmasın, hiç de öyle 8.4'lük bir filim değil.
30 Mart 2010 Salı
Karakter Aşınması
Yukarıdaki başlık Richard Sennett'in kitabının adı. Uzun bir süre önce tavsiye üzerine okumuştum. Nereden çıktı diyeceksiniz.. Dün arkadaşımla konuşurken, daha doğrusu arkadaşımın arkadaşlarının hareketli(!) yaşamlarını dinlerken, bu kitabı hatırladım birden. Özcan Yeniçeri de son kitabının önsözünde böyle bir vurgu yapmış, hatta Sennett'e de değinmişti.
Karakter çok geniş bir kavram. Ben daha ziyade, dün dinlediğim olaylar çerçevesinde bu kısa vadeli/hızlı/geçici olaylara değinmek istiyorum, ki en basit örneği günümüzün aşık olma kavramıdır mesela. Salt aşktan bahsetmeyeceğim, daha genel olacak yazım.
Bahsedilen bu geçici, hızlı yaşamların aslında güven ve sadakat duygularını nasıl yerle bir ettiğini tahmin etmek hiç de zor değil. Uzun vadeli olamamaktan mütevellit; aidiyet duygusu, ortak değerler ve hayatın anlamı kavramları eksik kalır. "Kullan at" şeklinde bir kültür hayatımıza girdi ve haliyle bu kültüre(!) uygun insan ilişkileri boy gösterdi. Hatta bir ifadeyi direkt alıntı yapayım:"Daha elverişlisi bulunduğunda, daha önce kurulmuş bağların bir anda koparılmasında bir sakınca görülmez. 'Tamir ve düzeltme' yerini; 'yenisiyle değiştir'meye bırakır". İnsanı insan yapan tüm değerleri eleyip, belli bir süreye tabi sınırlı bir ilişki ortamına çekiyorsunuz. Adına her ne derseniz deyin ama burada bir "karaktersizlik" de söz konusudur. Bu sayede hayatınızda vazgeçilmez olabilecek hiçbir şeyiniz kalmaz. Seyyah olursunuz.
Yüzünün bir yönü ile ilişki kuran bireyler, parçalanmış ilişkilerden bütünsel ve kalıcı sonuçlar çıkaramazlar, denmekte. Tüm bu geçici değerlerin sonuçları, takdir edersiniz ki, kalıcı pişmanlıklar olacaktır.
Daha derinlere inecektim ama vazgeçtim. Burada kesiyorum. Allah herkese akıl fikir versin diyorum sadece.
(Bu arada Sennett'e ve Sayın Yeniçeri'ye çok çok teşekkürler)
Karakter çok geniş bir kavram. Ben daha ziyade, dün dinlediğim olaylar çerçevesinde bu kısa vadeli/hızlı/geçici olaylara değinmek istiyorum, ki en basit örneği günümüzün aşık olma kavramıdır mesela. Salt aşktan bahsetmeyeceğim, daha genel olacak yazım.
Bahsedilen bu geçici, hızlı yaşamların aslında güven ve sadakat duygularını nasıl yerle bir ettiğini tahmin etmek hiç de zor değil. Uzun vadeli olamamaktan mütevellit; aidiyet duygusu, ortak değerler ve hayatın anlamı kavramları eksik kalır. "Kullan at" şeklinde bir kültür hayatımıza girdi ve haliyle bu kültüre(!) uygun insan ilişkileri boy gösterdi. Hatta bir ifadeyi direkt alıntı yapayım:"Daha elverişlisi bulunduğunda, daha önce kurulmuş bağların bir anda koparılmasında bir sakınca görülmez. 'Tamir ve düzeltme' yerini; 'yenisiyle değiştir'meye bırakır". İnsanı insan yapan tüm değerleri eleyip, belli bir süreye tabi sınırlı bir ilişki ortamına çekiyorsunuz. Adına her ne derseniz deyin ama burada bir "karaktersizlik" de söz konusudur. Bu sayede hayatınızda vazgeçilmez olabilecek hiçbir şeyiniz kalmaz. Seyyah olursunuz.
Yüzünün bir yönü ile ilişki kuran bireyler, parçalanmış ilişkilerden bütünsel ve kalıcı sonuçlar çıkaramazlar, denmekte. Tüm bu geçici değerlerin sonuçları, takdir edersiniz ki, kalıcı pişmanlıklar olacaktır.
Daha derinlere inecektim ama vazgeçtim. Burada kesiyorum. Allah herkese akıl fikir versin diyorum sadece.
(Bu arada Sennett'e ve Sayın Yeniçeri'ye çok çok teşekkürler)
28 Mart 2010 Pazar
29. Sone
Çıkmadan önce Shakespeare'in 29. Sonesini paylaşmak istedim. Ben çok beğendim, umarım sizler de beğenirsiniz:
Bakışlarda küçümseyiş okuyorum
Yalnızım, bedbahtım, tesellisizim.
Gökler sağır, sesim boğuk
Ve lanet okuyorum talihime
Kıskançlıktan kuduruyorum
Kiminin ikbalini
Aczimden utanıyorum.
Hazlarım iğrendiriyor beni.
O zaman sen geliyorsun aklıma,
Ve birden bire kanatlanıyorum, bir tarla kuşu gibi, mest
İçim aydınlıkla doluyor, yükseliyorum yükseliyorum
Neşideler söylüyorum hayata,
Göklerin eşiğinden
Bana ne toprağın çirkinliğinden
İnsanların zilletinden bana ne?
Hatıran öyle sonsuz bir hazine
Ve sevgin öyle büyük mutluluk ki dostum!
En mağrur hakanların tacını
Hor görüyorum...
Şekspir Amcanın neden bu kadar tutulduğunu gösteren sıradan bir örnek aslında. Satır satır muhteşem ama kapanış yine harikulade:
Ve sevgin öyle büyük mutluluk ki dostum.. En mağrur hakanların tacını hor görüyorum..
Üzerine laf söylemeden iyi akşamlar dileyeyim.
Bakışlarda küçümseyiş okuyorum
Yalnızım, bedbahtım, tesellisizim.
Gökler sağır, sesim boğuk
Ve lanet okuyorum talihime
Kıskançlıktan kuduruyorum
Kiminin ikbalini
Aczimden utanıyorum.
Hazlarım iğrendiriyor beni.
O zaman sen geliyorsun aklıma,
Ve birden bire kanatlanıyorum, bir tarla kuşu gibi, mest
İçim aydınlıkla doluyor, yükseliyorum yükseliyorum
Neşideler söylüyorum hayata,
Göklerin eşiğinden
Bana ne toprağın çirkinliğinden
İnsanların zilletinden bana ne?
Hatıran öyle sonsuz bir hazine
Ve sevgin öyle büyük mutluluk ki dostum!
En mağrur hakanların tacını
Hor görüyorum...
Şekspir Amcanın neden bu kadar tutulduğunu gösteren sıradan bir örnek aslında. Satır satır muhteşem ama kapanış yine harikulade:
Ve sevgin öyle büyük mutluluk ki dostum.. En mağrur hakanların tacını hor görüyorum..
Üzerine laf söylemeden iyi akşamlar dileyeyim.
Collision - Çarpışma?
Hash'ten girince Collision'ı unutmak yakışı kalmaz. Peki nedir bu collision? Gelin şimdi biraz daha geriden alıp, collision'ın tanımını yapalım.
Hash dediğimiz olayı anlatayım önce. Bir key değeriniz var. Yani anahtarınız. O anahtar değerini alıyorsunuz ve bir önceki başlıkta yazdığım Hash Fonksiyonlarına tabi tutuyorsunuz. Ve sonucunda bir değer elde ediyorsunuz ki, bu da sizin adresiniz oluyor. Yani bir değeri hangi adreste saklayacağınızı elde etmiş oluyorsunuz.
Collision, yani çarpışma da farklı key değerlerinden aynı adresi elde etmeniz demektir. Yani iki anahtar çarpışmış oluyor çünkü aynı adrese sahipler! Peki durup duruken iki anahtar aynı adres değerini üretir mi? Elbette hayır. Çarpışma olması için "packing factor"un olması gerekir. Yani kayıt alanının doluluğu. Kayıt ettiğiniz alan dolarsa, haliyle adres de azalır. Bu durumda çarpışma riski de artar. Demek ki bu "packing factor" denilen illete dikkat etmeliyiz. Şöyle tanımlanır:
packing factor= depolanan kayıt sayısı/toplam depolama yerinin boyutu
Bu oran %75'i aşarsa risk de oldukça yüksektir.
Depolama alanı arttıkça collision oranı azalıyor demek ki. Ancak siz depolama alanını arttırısanız, indeks sayısı da artacaktır. Kaldı ki ne zaman kadar arttıracaksınız bu alanı? Sonsuz yer diye birşey olamaz. İlla ki bir sınırı var depolama alanının da. Demek ki farklı yollar aramalıyız. Örneğin, depolama alanını dinamik olarak peyderpey büyütebiliriz. Eş zamanlı olarak hash fonksiyonlarını da peyderpey değiştirebiliriz. Hatta yeri gelir, kayıt silmeyi bile göz önünde bulundurabilirsiniz. Ancak en iyi çözüme ulaşmak için bunlar yetersiz kalacaktır.
Collision Resolution Algorithms (Çarpışmalara Çözüm Algoritmaları) ile bu sorun halledilir. Üç çeşittir:
1. With Links (Bağlar ile)
2. Without Links (Bağ Olmadan)
3. With PseudoLinks (Yalancı Bağlarla)
Bunların detayları çok uzun, bölüm bölüm anlatacağım.
Hash dediğimiz olayı anlatayım önce. Bir key değeriniz var. Yani anahtarınız. O anahtar değerini alıyorsunuz ve bir önceki başlıkta yazdığım Hash Fonksiyonlarına tabi tutuyorsunuz. Ve sonucunda bir değer elde ediyorsunuz ki, bu da sizin adresiniz oluyor. Yani bir değeri hangi adreste saklayacağınızı elde etmiş oluyorsunuz.
Collision, yani çarpışma da farklı key değerlerinden aynı adresi elde etmeniz demektir. Yani iki anahtar çarpışmış oluyor çünkü aynı adrese sahipler! Peki durup duruken iki anahtar aynı adres değerini üretir mi? Elbette hayır. Çarpışma olması için "packing factor"un olması gerekir. Yani kayıt alanının doluluğu. Kayıt ettiğiniz alan dolarsa, haliyle adres de azalır. Bu durumda çarpışma riski de artar. Demek ki bu "packing factor" denilen illete dikkat etmeliyiz. Şöyle tanımlanır:
packing factor= depolanan kayıt sayısı/toplam depolama yerinin boyutu
Bu oran %75'i aşarsa risk de oldukça yüksektir.
Depolama alanı arttıkça collision oranı azalıyor demek ki. Ancak siz depolama alanını arttırısanız, indeks sayısı da artacaktır. Kaldı ki ne zaman kadar arttıracaksınız bu alanı? Sonsuz yer diye birşey olamaz. İlla ki bir sınırı var depolama alanının da. Demek ki farklı yollar aramalıyız. Örneğin, depolama alanını dinamik olarak peyderpey büyütebiliriz. Eş zamanlı olarak hash fonksiyonlarını da peyderpey değiştirebiliriz. Hatta yeri gelir, kayıt silmeyi bile göz önünde bulundurabilirsiniz. Ancak en iyi çözüme ulaşmak için bunlar yetersiz kalacaktır.
Collision Resolution Algorithms (Çarpışmalara Çözüm Algoritmaları) ile bu sorun halledilir. Üç çeşittir:
1. With Links (Bağlar ile)
2. Without Links (Bağ Olmadan)
3. With PseudoLinks (Yalancı Bağlarla)
Bunların detayları çok uzun, bölüm bölüm anlatacağım.
Hash Fonksiyonları
Merhaba tekrar,
Bu saatlerde normalde blogda yazmazdım ancak sanırım boşluğa düştüm bir anda ve boşluğu düşünmemenin en iyi yolu sevdiğin konular hakkında yazmak olsa gerek.
Ben de Hash Fonksiyonlarını anlatacağım. 8 tür Hash fonksiyonunu ele alacağım. İstediğiniz gibi gruplandırın siz bunu ama ben üniversitede Alan Tharp'ın kitabından öğrendim, dolayısıyla temelim ordan geliyor.
1. hash(key)=key mod N
Bu ilk hash fonksiyonudur. N dediğim şey, tablo boyutudur veyahut mod operatörü diyelim de lügatına uygun olsun. Yani bildiğiniz mod alma işlemini uyguluyorsunuz.
2. hash(key)=key mod P
Aslında bunu ilk maddede de belirtebilirdik. Buradaki P'yi de şöyle açıklayayım: tablonun boyutundan(N) büyük veya eşit en küçük asal sayı. Yine mod alma işlemi yaptığınız zaten aşikar.
3. Truncate etmek.
Bir sayı dizisi düşünün. 123456789 mesela. Siz mesela 4'ten öncesini truncate edersiniz: 456789 arasından istediğiniz haneleri alarak adres üretebilirsiniz.
4. Folding
İki türdür bu yöntem.
a-Folding by boundary: 1 2 3 4 5 6 7 8 9
sayı dizisini düşünün. 9 hane var, 3'erli gruplara ayıralım bunu.
1 2 3 | 4 5 6 | 7 8 9
Araya çizdiğim çizgilerden, kağıdı katlar gibi bir hareket çekeceğiz şimdi. :) Düz bir kağıda yazıldığını düşünün üstteki sayı dizisinin. Aradaki çizgilerden, bu kağıdı katladığınızı hayal edin şimdi.
3 2 1
4 5 6
9 8 7
şekline gelir. Bu alt alta yazdığım üçerli sayı dizilerini toplayın. Eğer 4 haneli bir sayı dizisi oluşursa, soldaki taşan haneyi atın.
b-Folding by shifting: 1 2 3 4 5 6 7 8 9
sayı dizisini düşünün. 9 hane var, 3'erli gruplara ayıralım bunu.
1 2 3 | 4 5 6 | 7 8 9
Araya çizdiğim çizgilerle ayırdığımız bu sayı dizisine herhangi bir hareket çekmeyeceğiz bu sefer. :) Direkt bu sayı dizilerini alt alta yazıp topluyoruz yine.
1 2 3
4 5 6
7 8 9
şeklinde topluyoruz yani. Toplama işleminin sonucunda ortaya çıkan sayının en soldaki hanesi(oluşursa, örneğimizde tabi ki oluşacak) atılır.
5. Squaring
Bu yöntemde de önce değerin karesini alıyorsunuz ve taşma olursa(bir sütteki gibi taşan hane varsa), taşan haneyi atıyorsunuz.
6. Radix Conversion
Bu yöntemde de sayılık sisteminizi değiştiriyorsunuz. Atıyorum, 10luk sistemde bir değeriniz var diyelim ki. Siz bunu 16lık sisteme(hex) çeviriyorsunuz.
7. Polynomial Hashing
Bilgisayar Ağları dersi aldıysanız, bu yöntemi CRC başlığında işlemişsinizdir zaten.
Bir tane sabit polinom tanımlarsınız, örneğin: x3+x
Bir tane de polinom key tanımlayın, örneğin: x6+2x5+....+6x1+7x0
Bu son yazdığım polinomu, sabit polinomunuza bölün. Kalan sonuç adresi verecektir.
8. Alphabetic Keys
Sevmediğim bir yöntemdir bu. Elinizdeki key'i alfanümerik hale getiriyorsunuz. Normalde key değerlerimiz hep sayısal idi dikkat ettiyseniz. Daha sonra da, alfanümerik hale getirdiğiniz key'i truncate ediyorsunuz. Elinizde de adres kalmış oluyor. Yalnız Türkçe'yi katlettim orijinal terimleri kullanacağım diye. Kendimden utanıyorum ama Türkçe'deki bilimsel anlamlarını henüz bilmiyorum bazılarının.
Fonksiyonlar bu kadar. Zaman geçmek bilmiyor, ben yazmaya devam edeceğim sanırım. Birazdan görüşürüz.
Bu saatlerde normalde blogda yazmazdım ancak sanırım boşluğa düştüm bir anda ve boşluğu düşünmemenin en iyi yolu sevdiğin konular hakkında yazmak olsa gerek.
Ben de Hash Fonksiyonlarını anlatacağım. 8 tür Hash fonksiyonunu ele alacağım. İstediğiniz gibi gruplandırın siz bunu ama ben üniversitede Alan Tharp'ın kitabından öğrendim, dolayısıyla temelim ordan geliyor.
1. hash(key)=key mod N
Bu ilk hash fonksiyonudur. N dediğim şey, tablo boyutudur veyahut mod operatörü diyelim de lügatına uygun olsun. Yani bildiğiniz mod alma işlemini uyguluyorsunuz.
2. hash(key)=key mod P
Aslında bunu ilk maddede de belirtebilirdik. Buradaki P'yi de şöyle açıklayayım: tablonun boyutundan(N) büyük veya eşit en küçük asal sayı. Yine mod alma işlemi yaptığınız zaten aşikar.
3. Truncate etmek.
Bir sayı dizisi düşünün. 123456789 mesela. Siz mesela 4'ten öncesini truncate edersiniz: 456789 arasından istediğiniz haneleri alarak adres üretebilirsiniz.
4. Folding
İki türdür bu yöntem.
a-Folding by boundary: 1 2 3 4 5 6 7 8 9
sayı dizisini düşünün. 9 hane var, 3'erli gruplara ayıralım bunu.
1 2 3 | 4 5 6 | 7 8 9
Araya çizdiğim çizgilerden, kağıdı katlar gibi bir hareket çekeceğiz şimdi. :) Düz bir kağıda yazıldığını düşünün üstteki sayı dizisinin. Aradaki çizgilerden, bu kağıdı katladığınızı hayal edin şimdi.
3 2 1
4 5 6
9 8 7
şekline gelir. Bu alt alta yazdığım üçerli sayı dizilerini toplayın. Eğer 4 haneli bir sayı dizisi oluşursa, soldaki taşan haneyi atın.
b-Folding by shifting: 1 2 3 4 5 6 7 8 9
sayı dizisini düşünün. 9 hane var, 3'erli gruplara ayıralım bunu.
1 2 3 | 4 5 6 | 7 8 9
Araya çizdiğim çizgilerle ayırdığımız bu sayı dizisine herhangi bir hareket çekmeyeceğiz bu sefer. :) Direkt bu sayı dizilerini alt alta yazıp topluyoruz yine.
1 2 3
4 5 6
7 8 9
şeklinde topluyoruz yani. Toplama işleminin sonucunda ortaya çıkan sayının en soldaki hanesi(oluşursa, örneğimizde tabi ki oluşacak) atılır.
5. Squaring
Bu yöntemde de önce değerin karesini alıyorsunuz ve taşma olursa(bir sütteki gibi taşan hane varsa), taşan haneyi atıyorsunuz.
6. Radix Conversion
Bu yöntemde de sayılık sisteminizi değiştiriyorsunuz. Atıyorum, 10luk sistemde bir değeriniz var diyelim ki. Siz bunu 16lık sisteme(hex) çeviriyorsunuz.
7. Polynomial Hashing
Bilgisayar Ağları dersi aldıysanız, bu yöntemi CRC başlığında işlemişsinizdir zaten.
Bir tane sabit polinom tanımlarsınız, örneğin: x3+x
Bir tane de polinom key tanımlayın, örneğin: x6+2x5+....+6x1+7x0
Bu son yazdığım polinomu, sabit polinomunuza bölün. Kalan sonuç adresi verecektir.
8. Alphabetic Keys
Sevmediğim bir yöntemdir bu. Elinizdeki key'i alfanümerik hale getiriyorsunuz. Normalde key değerlerimiz hep sayısal idi dikkat ettiyseniz. Daha sonra da, alfanümerik hale getirdiğiniz key'i truncate ediyorsunuz. Elinizde de adres kalmış oluyor. Yalnız Türkçe'yi katlettim orijinal terimleri kullanacağım diye. Kendimden utanıyorum ama Türkçe'deki bilimsel anlamlarını henüz bilmiyorum bazılarının.
Fonksiyonlar bu kadar. Zaman geçmek bilmiyor, ben yazmaya devam edeceğim sanırım. Birazdan görüşürüz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)