15 Temmuz 2010 Perşembe
11 Temmuz 2010 Pazar
Srebrenitsa..
Akşamın son yazısını yazmam biraz gecikti çünkü az önce yine dengesizce yaptığım spor yüzünden kolumu kırmama ramak kaldı. Şu an biraz daha iyi gibi ama. Her neyse, bahsetmek istediğim konu yeni alacağım kitap: Srebrenitsa'nın Öyküsü. Okuyanlar varsa geri dönüşleri mutlaka bekliyorum. Srebrenitsa'yı bilmeyen Türk Çocuğu olmadığını düşünmek istiyorum. Zira adamlar katliam sırasında bile Türklerden intikam aldıklarını söylüyorlardı. Peki tek sırplar mı cani? Tabi ki hayır! Bu cinayete sebep olan başta Hollanda olmak üzere BM de birinci derecede suçludur. Müslümanlardan silahlarını aldılar ve Sırpların saldırılarına göz yumdular. Üstelik topladıkları silahları da vermediler. Katliamın boyutlarını siz hayal edin artık...
İncelemek isteyenler için: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=123168
İyi akşamlar herkese..
İncelemek isteyenler için: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=123168
İyi akşamlar herkese..
Ivır Zıvır
İyi akşamlar bir kez daha. Az önce dinlediğim Erhan Güleryüz şarkısından sonra nette bir araştırma yaptım. Beni tanıyanlar az çok Erhan Güleryüz'ü dinlemekten zevk aldığımı biliyordur. Ancak son dönemlerde pek takip edememiştim. Asmalımescit adında bir albüm çıkarmış okuduğum kadarıyla. Umarım eskisi gibi devam eder. Şarkıları dışında sevmemin bir nedeni daha var. Neredeyse tüm şarkılarının sonunda okuduğu muhteşem şiirler.. Normalde şiirleri sevmem; daha doğrusu okuyanlarını çok itici ve yapay bulduğumdan, bir dönem şiirlerden nefret ederdim. Fakat Erhan Güleryüz bunu tersine çevirecek kadar iyi şiir okur. Yeni albümünü edinmedim henüz ama inşallah eskisi gibi şarkı sonlarını güzelleştirmiştir.
Tabi söz şiirden açılmışken Can Yücel'i unutmak ayıp olur. Lise öğretmenimiz anlatmıştı bize kendisiyle ilgili bir hikayeyi. Can Yücel bir topluluk tarafından ödüle layık bulunur. Ödülünü almaya gider. Ancak kapıdaki görevli kendisini geri çevirir, buraya giremezsiniz deyip (kendisine hitap ettiği kelimeyi hatırlayamadım) gönderir. Ertesi gün ödülü neden almadığını sorduklarında da, halkım bana ödülümü dün zaten verdi diyerek, mütevaziliğin zirvesine çıkar...
Can Yücel'den geliyor..
Sebepsiz sevmektir aşk,
Nedeni olmadan bağlanmak birine.
Gözlerine baktığında erimektir içten içe.
Ellerini tuttuğunda titremektir tüm benliğinle.
Hatta sarılamamaktır utançtan,
Çünkü utanmaktır sevmek aslında,
Sevmek nedir aslen?
Ölmek mi uğruna?
Yaşamak mı onunla?
Sevmek mi ömür boyunca?
Yoksa ayrılmak mı gerekince?
Nedir insanı başkasına bağlayan?
Güzelliği mi? Bilmez kimse bu soruların cevabını..
Kimi sever güzelini, kimi sever özelini...
Tabi söz şiirden açılmışken Can Yücel'i unutmak ayıp olur. Lise öğretmenimiz anlatmıştı bize kendisiyle ilgili bir hikayeyi. Can Yücel bir topluluk tarafından ödüle layık bulunur. Ödülünü almaya gider. Ancak kapıdaki görevli kendisini geri çevirir, buraya giremezsiniz deyip (kendisine hitap ettiği kelimeyi hatırlayamadım) gönderir. Ertesi gün ödülü neden almadığını sorduklarında da, halkım bana ödülümü dün zaten verdi diyerek, mütevaziliğin zirvesine çıkar...
Can Yücel'den geliyor..
Sebepsiz sevmektir aşk,
Nedeni olmadan bağlanmak birine.
Gözlerine baktığında erimektir içten içe.
Ellerini tuttuğunda titremektir tüm benliğinle.
Hatta sarılamamaktır utançtan,
Çünkü utanmaktır sevmek aslında,
Sevmek nedir aslen?
Ölmek mi uğruna?
Yaşamak mı onunla?
Sevmek mi ömür boyunca?
Yoksa ayrılmak mı gerekince?
Nedir insanı başkasına bağlayan?
Güzelliği mi? Bilmez kimse bu soruların cevabını..
Kimi sever güzelini, kimi sever özelini...
10 Temmuz 2010 Cumartesi
EuroLeague
Uzun zamandır basketbol hakkında yazmıyordum. Kısa bir yazıyla dönüş yapmış olayım. EuroLeague bazında Efes eksenli bir yazı olacak bu anlamsız satırlar.
Malumunuz son 2 senedir Ergin Ataman yönetiminde çok pahalı transferlerle, bayağı büyük reklamlarla şov yapılmıştı. Ancak paranın saadet getirmediğini anlamaları maalesef 2 sene sürdü. Bir türlü istenen hava yakalanamadı, Avrupa'da başarısızlık zirve yaptı. En nihayetinde alınabilecek en iyi çalıştırıcılardan biriyle, Perasovic ile anlaşıldı. Tabi bu ismin gelişi ile birlikte Rakocevic'in yeni sezon performansını da merakla bekliyor olacağım. Ardından yerli statüsündeki Dudley alındı. Kaya-Ermal ikilisini tercih ederdim. Dudley yumuşak bir adam bence, ayrıca EuroLeague için uygun mu ilerleyen zamanlarda göreceğiz. Ancak unutmamamız gereken nokta, Kerem Gönlüm'ün dönüşünün Efes'e ilaç olacağıdır. Cenk'in de İtalya tecrübesinin ardından yuvaya dönüşü de Efes için olumlu sayılabilecek bir transfer.
Wisniewski ise Efes için doğru bir hamle diye düşünüyorum. Ender-Kerem ikilisinin formsuz olduğu zamanlarda iş yapacaktır. Sinan ve Rako'nun top getiremediğini çok net gördük zaten. Son isim ise Raduljica. NBA lafları dolaşıyordu bu adam için ama sonrasını pek takip edemedim. Geleceği olan bir isim imiş. Hayırlı olsun Efes'e.
Eleştirileri okuyunca kulübe haksızlık yapıldığını düşündüm. Kulüp artık eski günlerine dönüş sinyali vermiştir. Efes böyle bir takımdır, 2 senelik aradan sonra eskisi gibi prensip sahibi bir kulüp hüviyetine bürüneceğini düşünmekteyim.
Yeni grubunda şansı nedir diye soracak olursanız, orası biraz karışık. CSKA yapmış olduğu Dusko hamlesiyle dikkat çekmiş olsa da, bazı önemli oyuncularını elden çıkardı. Gerçi Dusko zaten bilinmedik adamlarla mucizeler yaratmasıyla tanınıyor ama CSKA'da bunu yapabilir mi, bekleyip göreceğiz. Pana maçları her zaman sıkıntılı geçiyor zaten Efes için, ayrıca incelemeye girmiyorum bile. Valencia adamlarını kaybetti, bence tehdit oluşturamayacaklar. Milano da aslında belirsiz takımlardan. Bizim YD gibi yıldız sözü verilmiş, bekleyip görelim. Union Olimpija ise bence iki maçta da geçilebilecek diğer ekip. Olimpija kime sürpriz yaparsa, o takım için sıkıntılı günler yakındır.
Sonra görüşürüz..
Malumunuz son 2 senedir Ergin Ataman yönetiminde çok pahalı transferlerle, bayağı büyük reklamlarla şov yapılmıştı. Ancak paranın saadet getirmediğini anlamaları maalesef 2 sene sürdü. Bir türlü istenen hava yakalanamadı, Avrupa'da başarısızlık zirve yaptı. En nihayetinde alınabilecek en iyi çalıştırıcılardan biriyle, Perasovic ile anlaşıldı. Tabi bu ismin gelişi ile birlikte Rakocevic'in yeni sezon performansını da merakla bekliyor olacağım. Ardından yerli statüsündeki Dudley alındı. Kaya-Ermal ikilisini tercih ederdim. Dudley yumuşak bir adam bence, ayrıca EuroLeague için uygun mu ilerleyen zamanlarda göreceğiz. Ancak unutmamamız gereken nokta, Kerem Gönlüm'ün dönüşünün Efes'e ilaç olacağıdır. Cenk'in de İtalya tecrübesinin ardından yuvaya dönüşü de Efes için olumlu sayılabilecek bir transfer.
Wisniewski ise Efes için doğru bir hamle diye düşünüyorum. Ender-Kerem ikilisinin formsuz olduğu zamanlarda iş yapacaktır. Sinan ve Rako'nun top getiremediğini çok net gördük zaten. Son isim ise Raduljica. NBA lafları dolaşıyordu bu adam için ama sonrasını pek takip edemedim. Geleceği olan bir isim imiş. Hayırlı olsun Efes'e.
Eleştirileri okuyunca kulübe haksızlık yapıldığını düşündüm. Kulüp artık eski günlerine dönüş sinyali vermiştir. Efes böyle bir takımdır, 2 senelik aradan sonra eskisi gibi prensip sahibi bir kulüp hüviyetine bürüneceğini düşünmekteyim.
Yeni grubunda şansı nedir diye soracak olursanız, orası biraz karışık. CSKA yapmış olduğu Dusko hamlesiyle dikkat çekmiş olsa da, bazı önemli oyuncularını elden çıkardı. Gerçi Dusko zaten bilinmedik adamlarla mucizeler yaratmasıyla tanınıyor ama CSKA'da bunu yapabilir mi, bekleyip göreceğiz. Pana maçları her zaman sıkıntılı geçiyor zaten Efes için, ayrıca incelemeye girmiyorum bile. Valencia adamlarını kaybetti, bence tehdit oluşturamayacaklar. Milano da aslında belirsiz takımlardan. Bizim YD gibi yıldız sözü verilmiş, bekleyip görelim. Union Olimpija ise bence iki maçta da geçilebilecek diğer ekip. Olimpija kime sürpriz yaparsa, o takım için sıkıntılı günler yakındır.
Sonra görüşürüz..
Etiketler:
basketbol,
CSKA Moskova,
Dusko,
Efes Pilsen
Pitbull-Mayın?
İyi akşamlar herkese,
Can sıkıntısından bir iki kayıt daha girmek istiyorum. Az önce haberde gördüğüm bir konuda, pitbulların mayın temizlenmesinde kullanılıp kullanılamayacağı konusunda, yazmak istedim.
Öncelikle mayın nedir? Kap içine konmuş patlayıcıdır. Patlama nedir? Çok süratli yanmadır. Yani ısıtılmadan gaz haline geçilmesidir. Ortaya basınç/enerji çıkar. Bir mayının patlaması için de bir başlangıç hareketi lazım. Uzaktan kumanda, üstüne basma, ipini kesme vs.
Peki köpeklerle bu işler yapılır mı? K9 köpeklerinin narkotik şubedeki başarılarını biliyorsunuzdur. Küçük yaşta alınarak, oyuncakları arattırılır. Zamanla oyuncağının yanına uyuşturucuyu koyarlar ve artık kuçu kuçumuz oyuncağını bulurken yanında uyuşturucu kokusunu da alıyor. Artık her uyuşturucu aramalarında kullanılmaya hazırdırlar. Yani köpeğin aradığı şey oyuncağıdır, uyuşturucu falan değil. Peki mayında bu iş olur mu? Gerçekliğini bilmem ama buna benzer bir eylem daha önce yapılmış diye okumuştum. Ancak köpekler kullanılmadığını iyi biliyorum. Çünkü köpekler çok az buluyorlarmış. Amonyum ve potasyum nitrat konusunda mı zayıflar, yoksa eğitimleri mi zayıf orasını bilemem..
Pitbull'ları oraya sürmek de bir ihtimal tabi ama öncelikle kendi kaderlerini kendileri belirlemeleri için ham maddeleri tanıtılmalı bu köpeklere. Olumlu sonuç alınamazsa diğer ihtimale geçilir. Hayvansever vs ilgi alanım değil, beni bu vatan için görevini yapan askerler ilgilendirir ve hiç bir pitbull onlardan değerli değildir.
Görüşmek üzere..
Can sıkıntısından bir iki kayıt daha girmek istiyorum. Az önce haberde gördüğüm bir konuda, pitbulların mayın temizlenmesinde kullanılıp kullanılamayacağı konusunda, yazmak istedim.
Öncelikle mayın nedir? Kap içine konmuş patlayıcıdır. Patlama nedir? Çok süratli yanmadır. Yani ısıtılmadan gaz haline geçilmesidir. Ortaya basınç/enerji çıkar. Bir mayının patlaması için de bir başlangıç hareketi lazım. Uzaktan kumanda, üstüne basma, ipini kesme vs.
Peki köpeklerle bu işler yapılır mı? K9 köpeklerinin narkotik şubedeki başarılarını biliyorsunuzdur. Küçük yaşta alınarak, oyuncakları arattırılır. Zamanla oyuncağının yanına uyuşturucuyu koyarlar ve artık kuçu kuçumuz oyuncağını bulurken yanında uyuşturucu kokusunu da alıyor. Artık her uyuşturucu aramalarında kullanılmaya hazırdırlar. Yani köpeğin aradığı şey oyuncağıdır, uyuşturucu falan değil. Peki mayında bu iş olur mu? Gerçekliğini bilmem ama buna benzer bir eylem daha önce yapılmış diye okumuştum. Ancak köpekler kullanılmadığını iyi biliyorum. Çünkü köpekler çok az buluyorlarmış. Amonyum ve potasyum nitrat konusunda mı zayıflar, yoksa eğitimleri mi zayıf orasını bilemem..
Pitbull'ları oraya sürmek de bir ihtimal tabi ama öncelikle kendi kaderlerini kendileri belirlemeleri için ham maddeleri tanıtılmalı bu köpeklere. Olumlu sonuç alınamazsa diğer ihtimale geçilir. Hayvansever vs ilgi alanım değil, beni bu vatan için görevini yapan askerler ilgilendirir ve hiç bir pitbull onlardan değerli değildir.
Görüşmek üzere..
Etiketler:
Amonyum Nitrat,
K9,
Mayın,
Pitbull,
Potasyum Nitrat
Yalvaramam - Candan Erçetin
Candan Erçetin'in son albümünün ne kadar güzel olduğunu daha önce çokça yazmıştım. O albümden güzel bir şarkı..
Çeksen gitsen günün birinde
Geldiğin gibi sessizce
Bıksan gitsen günün birinde
Ne yaparım bilmiyorum
Kalksan desen günün birinde
Anlaşamadık biz seninle
Gidiyorum desen günün birinde
Kal diyemem sanmıyorum
Ben seni deliler sevsem de
Sensiz nasıl yaşarım bilmesem de
Acımdan her gün biraz daha ölsem de
Sakın gitme dur diyemem istesem de
Yalvaramam sensiz yanarım
Nefessiz kalırım belki güneş doğmaz
Hatta dünya durur
Bu acıdan iflah olmam
Çeksen gitsen günün birinde
Geldiğin gibi sessizce
Bıksan gitsen günün birinde
Ne yaparım bilmiyorum
Kalksan desen günün birinde
Anlaşamadık biz seninle
Gidiyorum desen günün birinde
Kal diyemem sanmıyorum
Ben seni deliler sevsem de
Sensiz nasıl yaşarım bilmesem de
Acımdan her gün biraz daha ölsem de
Sakın gitme dur diyemem istesem de
Yalvaramam sensiz yanarım
Nefessiz kalırım belki güneş doğmaz
Hatta dünya durur
Bu acıdan iflah olmam
9 Temmuz 2010 Cuma
:Mukavemet:
İyi akşamlar herkese. Bir hafta sonu daha geldi, neredeyse Temmuz ayını ortaladık. Bu seferki Cuma günü diğerlerinden farklı olarak iğrençti diyebilirim. Üst üste iki kötü haber aldım. 331nci dönem 3ncü Bölük Hudut Takımından Piyade Asteğmen arkadaşımız şehit olmuş.. Diğer kötü haber bana özel.. Ne yazacağımı da bilemiyorum aslında, sersemleşmiş durumdayım ama burada yazmak huzur verici benim için.
Yeni yerime iyice alıştım diyebilirim. Özellikle neredeyse hiç agresifleşmeden ve verdiğim çok çok az cezalarla tüm askerlerle anlaşabilmek, benim için güzel bir olay. Alışma dönemi gibi bir devreden geçeceğimi sanıyordum ama ikinci günümde tüm zimmeti aldım, üçüncü günümden beridir de mevzi kazdırıyorum. Güvenlik önlemlerimiz üst düzeyde diyebilirim.
J' voulais quand meme te dire merci, pour tout le mal qu'on s'est pas dit. Certains rigolent deja. J' m'en fous, j' les aimais pas. On avait l'air trop bien. Y en a qui n' supportent pas..
Sonra yazıya devam ederim belki, görüşürüz..
Yeni yerime iyice alıştım diyebilirim. Özellikle neredeyse hiç agresifleşmeden ve verdiğim çok çok az cezalarla tüm askerlerle anlaşabilmek, benim için güzel bir olay. Alışma dönemi gibi bir devreden geçeceğimi sanıyordum ama ikinci günümde tüm zimmeti aldım, üçüncü günümden beridir de mevzi kazdırıyorum. Güvenlik önlemlerimiz üst düzeyde diyebilirim.
J' voulais quand meme te dire merci, pour tout le mal qu'on s'est pas dit. Certains rigolent deja. J' m'en fous, j' les aimais pas. On avait l'air trop bien. Y en a qui n' supportent pas..
Sonra yazıya devam ederim belki, görüşürüz..
19 Haziran 2010 Cumartesi
Dilimizden Utanmayın: TÜRKÇE
İzin gününde derleme küçük bir yazı yazayım dedim. Her zaman dikkat çektiğim Türkçemiz hakkında yazacağım.
Malumunuz dilimiz ağır baskı altında. Kimileri dilimizi yetersiz bulduğunu söylüyor, kimileri kendini diğer dillerde daha iyi ifade etiklerini söylüyor; kimisi farklı görünmeye çalışıyor, kimisi de çokbilmişlik yapıyor (şu an benim yaptığım gibi) vs vs. Hepsinin kendine göre bir sebebi var anlayacağınız. Peki gerçekten dilimiz bunları hak ediyor mu? Tek tek inceleyelim.
Dilimizi yetersiz bulanlarla başlayalım. Onların sık kullandığı İngilizce birkaç dilin karışmasından oluşmuş, çok kısa bir geçmişi olan, kelime türetmeye elverişsiz bir dildir. Yani sınırlı sayıda kelime haznesi vardır ve uydurma usulü ile büyütülmeye çalışılmıştır. Türkçemiz ise binlerce yıllık kökeni olan, matematiksel kuralları olan ve araştırmalara göre en az 1 milyon kelime türetme yeteneğine sahip güçlü bir dildir. Lügatımızın haznesinin ucu bucağı yoktur. Türkçemizi bilen herkes, herhangi bir durumu onlarca farklı şekilde ifade edebileceğini fark edecektir.
Diğer durumları da tek tek düşünelim. Köşe yazarlarından, spor yazarlarına; daha genel bir ifadeyle, yazıp çizebilen birçok kişi kendisinin çok farklı olduğunu göstermek için araya yabancı kelime katarlar. İş toplantılarında da çoktur bu zeka geriliği yaşayan insan suretlerinden. Özentilik de bu kategoriye benzer. Apaçi kılıklı tuhaf şeyler çoğaldı sokaklarda. Konuşma ve yazışmalarına şahit olma şerefine(!) nail olanınız var mı bilmiyorum ama maalesef ben denk geldim. Toplumsal travma diye geçiştirmek istiyorum.
Peki demokratik(!) Batı ülkeleri ne yapıyor? Ülkemizden bir sürü öğrenciye burs veriyorlar. Üniversitelerine alıyorlar. Ancak şartları da, kendi dillerini(hangi ülkeye gittiyseniz artık) çok iyi bilmeniz. Gelip ülkemizde tüm dersleri İngilizce/Fransızca olan okullar açıyorlar/açtılar. Önce sözde kendi vatandaşları için açtıklarını söylerler hep. Ama malum.. Tamamına yakını Türk öğrencidir! Sonuç ne peki? Burjuvazi izlenimi veren, ayrı bir sınıf oluşturan bir yapılanma ortaya çıktı. Bir alıntı yapmak gerekirse:"Kendi dilinde düşünemeyen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl gelişebilir?".
İlk tohum 1953 yılında atılmıştır. Bunun hakkında buraya bir yazı da koymuştum: http://gurkanalkan.blogspot.com/2009/02/turk-egitim-sistemine-vurulan-kilit.html
Ancak ters bir örnek de Abd'den.. 1960'lı yıllardan itibaren sistematik bir şekilde okullarından Latince ve Yunanca'yı kaldırdı.
Gelin bir de tarihten örneklemeyle dilin önemine vurgu yapalım. Keltleri duymuş muydunuz daha önce? Hani şu Roma'lıların baş belası olan kavim. Konuyu dağıtmayayım, İngiltere'nin batısındaki Erin Adasında yaşayan Keltler de İrlandalılardır. Romanın kıyımlarından sonra çok şey kaybettiler belki ama Roma yıkılınca, bu adada yeniden tutundular. Başta Erin Keşişleri olmak üzere, birçok elyazması ve kitaplar ortaya çıkarttılar. Erin Keşişleri ve yazarları/çizerleri/şairleri Keltçeyi yeniden ayağa kaldırıyorlardı. Daha sonra İngilizler buraları işgal ettiler. Ve soysuzca bir hareketle, ilk iş olarak tüm bu yazar/çizer/şair kadroyu katlettiler. Dillerini İngilizceye çevirdiler. Ancak yine de tam bir başarı sağlanamadı. Dillerini unutturamadılar. Bunun üzerine "Milli(!) Eğitim Kurulu" kurdular. Kurulun kime ve neye hizmet ettiğini takdir edersiniz sanırım. Ve ilk toplantıdan çıkan karar: Tüm okullarda eğitim dili İngilizce olacaktır! Ve bunu uyguladılar. Bir iki nesil sonra KEltçe bilenlerin sayısı %70 azaldı. Sadece kent yaşamından uzak kişiler bundan etkilenmemişti. Ancak vatansever birtakım kişiler bir araya geldiler ve Kelt Birliğini kurdular ve Keltçe'yi yeniden öğretmek için okullar açtılar. Düşünsenize, işten çıkıp ana dilinizi öğrenmeye gittiğinizi. :) Peki ne oldu derseniz, sonuç bugünkü İrlanda Cumhuriyetidir!!
Bir de trajikomik bilgi vereyim. Bize 1953'te, tabirim için çok çok özür diliyorum ama, giren bu ağır kazıkta baş rolü oynayan Mr. Browning'e sonraları İngiltere Kraliçesi tarafından madalya verildi... Daha da komiği, İngilizce kitaplarındaki Mr&Mrs.Brown'un kim olduğunu hiç düşünmüş müydünüz...
Neler yapabilirize girersek, bu yazı bitmez. Bir başka yazıda da onu konuşuruz. Sonra görüşürüz..
Malumunuz dilimiz ağır baskı altında. Kimileri dilimizi yetersiz bulduğunu söylüyor, kimileri kendini diğer dillerde daha iyi ifade etiklerini söylüyor; kimisi farklı görünmeye çalışıyor, kimisi de çokbilmişlik yapıyor (şu an benim yaptığım gibi) vs vs. Hepsinin kendine göre bir sebebi var anlayacağınız. Peki gerçekten dilimiz bunları hak ediyor mu? Tek tek inceleyelim.
Dilimizi yetersiz bulanlarla başlayalım. Onların sık kullandığı İngilizce birkaç dilin karışmasından oluşmuş, çok kısa bir geçmişi olan, kelime türetmeye elverişsiz bir dildir. Yani sınırlı sayıda kelime haznesi vardır ve uydurma usulü ile büyütülmeye çalışılmıştır. Türkçemiz ise binlerce yıllık kökeni olan, matematiksel kuralları olan ve araştırmalara göre en az 1 milyon kelime türetme yeteneğine sahip güçlü bir dildir. Lügatımızın haznesinin ucu bucağı yoktur. Türkçemizi bilen herkes, herhangi bir durumu onlarca farklı şekilde ifade edebileceğini fark edecektir.
Diğer durumları da tek tek düşünelim. Köşe yazarlarından, spor yazarlarına; daha genel bir ifadeyle, yazıp çizebilen birçok kişi kendisinin çok farklı olduğunu göstermek için araya yabancı kelime katarlar. İş toplantılarında da çoktur bu zeka geriliği yaşayan insan suretlerinden. Özentilik de bu kategoriye benzer. Apaçi kılıklı tuhaf şeyler çoğaldı sokaklarda. Konuşma ve yazışmalarına şahit olma şerefine(!) nail olanınız var mı bilmiyorum ama maalesef ben denk geldim. Toplumsal travma diye geçiştirmek istiyorum.
Peki demokratik(!) Batı ülkeleri ne yapıyor? Ülkemizden bir sürü öğrenciye burs veriyorlar. Üniversitelerine alıyorlar. Ancak şartları da, kendi dillerini(hangi ülkeye gittiyseniz artık) çok iyi bilmeniz. Gelip ülkemizde tüm dersleri İngilizce/Fransızca olan okullar açıyorlar/açtılar. Önce sözde kendi vatandaşları için açtıklarını söylerler hep. Ama malum.. Tamamına yakını Türk öğrencidir! Sonuç ne peki? Burjuvazi izlenimi veren, ayrı bir sınıf oluşturan bir yapılanma ortaya çıktı. Bir alıntı yapmak gerekirse:"Kendi dilinde düşünemeyen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl gelişebilir?".
İlk tohum 1953 yılında atılmıştır. Bunun hakkında buraya bir yazı da koymuştum: http://gurkanalkan.blogspot.com/2009/02/turk-egitim-sistemine-vurulan-kilit.html
Ancak ters bir örnek de Abd'den.. 1960'lı yıllardan itibaren sistematik bir şekilde okullarından Latince ve Yunanca'yı kaldırdı.
Gelin bir de tarihten örneklemeyle dilin önemine vurgu yapalım. Keltleri duymuş muydunuz daha önce? Hani şu Roma'lıların baş belası olan kavim. Konuyu dağıtmayayım, İngiltere'nin batısındaki Erin Adasında yaşayan Keltler de İrlandalılardır. Romanın kıyımlarından sonra çok şey kaybettiler belki ama Roma yıkılınca, bu adada yeniden tutundular. Başta Erin Keşişleri olmak üzere, birçok elyazması ve kitaplar ortaya çıkarttılar. Erin Keşişleri ve yazarları/çizerleri/şairleri Keltçeyi yeniden ayağa kaldırıyorlardı. Daha sonra İngilizler buraları işgal ettiler. Ve soysuzca bir hareketle, ilk iş olarak tüm bu yazar/çizer/şair kadroyu katlettiler. Dillerini İngilizceye çevirdiler. Ancak yine de tam bir başarı sağlanamadı. Dillerini unutturamadılar. Bunun üzerine "Milli(!) Eğitim Kurulu" kurdular. Kurulun kime ve neye hizmet ettiğini takdir edersiniz sanırım. Ve ilk toplantıdan çıkan karar: Tüm okullarda eğitim dili İngilizce olacaktır! Ve bunu uyguladılar. Bir iki nesil sonra KEltçe bilenlerin sayısı %70 azaldı. Sadece kent yaşamından uzak kişiler bundan etkilenmemişti. Ancak vatansever birtakım kişiler bir araya geldiler ve Kelt Birliğini kurdular ve Keltçe'yi yeniden öğretmek için okullar açtılar. Düşünsenize, işten çıkıp ana dilinizi öğrenmeye gittiğinizi. :) Peki ne oldu derseniz, sonuç bugünkü İrlanda Cumhuriyetidir!!
Bir de trajikomik bilgi vereyim. Bize 1953'te, tabirim için çok çok özür diliyorum ama, giren bu ağır kazıkta baş rolü oynayan Mr. Browning'e sonraları İngiltere Kraliçesi tarafından madalya verildi... Daha da komiği, İngilizce kitaplarındaki Mr&Mrs.Brown'un kim olduğunu hiç düşünmüş müydünüz...
Neler yapabilirize girersek, bu yazı bitmez. Bir başka yazıda da onu konuşuruz. Sonra görüşürüz..
Etiketler:
İrlanda,
Keltçe,
Mr.Browning,
Türk Eğitim Sistemi,
Türkçe
12 Haziran 2010 Cumartesi
Aylardan Mayıs Günlerden Cuma
Selam herkese,
Uzun bir aradan sonra bloga ilk ziyaretimi yapma fırsatını buldum. Son yazımda durumumu belirtmiştim. Uzun dönem askerlik çıktı ve askeri öğrencilik dönemim bitmek üzere. Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse, 3ncü ayı devirmeme çok az kaldı.
Detayları bende kalsın, ben nasıl bir ortamda olduğumdan bahsedeyim. Öncelikle ülkemizde uzun dönem gidenlerin düşebileceği en berbat iki yere de uğradığımı belirtsem, bu konulara ilgili kişiler nerede olduğumu az çok anlamıştır. :) Şimdi diyeceksiniz ki devlet sırrı gibi niye saklıyor bu. :) Bilmiyorum, canım söylemek istemedi. Güvenlik. :P
Durumumu şöyle anlatayım: telefon edecek zaman bile kalmıyor bazen. Ama yaratıyorum bir şekilde. :) Zaten askere gittiğimden beri 2 numara çevirdim sanırım (ev tel- Vodafone hattı).
Eğitimler biraz zorlayıcı. Sürünmediğimiz, yatmadığımız toprak parçası kalmadı. Dağın her yamacına yatmışlığımız var desem, herhalde abartmış olmam. :) Dersler, sporlar da cabası. En zevk aldığım kısım ise atışlar. Nazar değmesin ona, detaya girmiyorum. :) Az kalsın unutuyordum, bir de intikaller var tabi. Yürüyüşün dibine vurduk. :) Ama işin ilginci, ayak tabanı ve çantadan mütevellit omuz sızlaması dışında zerre yorgunluk yok. :) Şaka maka tam donanımlı asker olduk galiba. :P :) Bu kadar. :)
Genelde tüm gün boş boş oturan askerler, dönüşte efsane gibi anlatıyor askerliği. Her gün tankın içinde oturan çocuğu, ziyaretçi parkında tesadüfen gördüm. Babasına şehri kötülüyordu. :) Köyünü özlemiş dediğine göre. Peşinden, burda çok zor koşullar diye bir cümle çıktı ağzından ki içimden tek bir kelime geçirdim:"Yuhhh". Sırf şu bizim 3 ayı yaşasalar, demek ki bir destan yazacak adamlar. Yavaş atın be kardeşim. :)
Bu yazıyı da can sıkıntısından yazdım aslında. Bayağıdır tuhaf yazılar yazmıyordum, belki birazdan yazarım. :)
Görüşmek üzere.
DÜZENLENMİŞTİR!!..
Uzun bir aradan sonra bloga ilk ziyaretimi yapma fırsatını buldum. Son yazımda durumumu belirtmiştim. Uzun dönem askerlik çıktı ve askeri öğrencilik dönemim bitmek üzere. Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse, 3ncü ayı devirmeme çok az kaldı.
Detayları bende kalsın, ben nasıl bir ortamda olduğumdan bahsedeyim. Öncelikle ülkemizde uzun dönem gidenlerin düşebileceği en berbat iki yere de uğradığımı belirtsem, bu konulara ilgili kişiler nerede olduğumu az çok anlamıştır. :) Şimdi diyeceksiniz ki devlet sırrı gibi niye saklıyor bu. :) Bilmiyorum, canım söylemek istemedi. Güvenlik. :P
Durumumu şöyle anlatayım: telefon edecek zaman bile kalmıyor bazen. Ama yaratıyorum bir şekilde. :) Zaten askere gittiğimden beri 2 numara çevirdim sanırım (ev tel- Vodafone hattı).
Eğitimler biraz zorlayıcı. Sürünmediğimiz, yatmadığımız toprak parçası kalmadı. Dağın her yamacına yatmışlığımız var desem, herhalde abartmış olmam. :) Dersler, sporlar da cabası. En zevk aldığım kısım ise atışlar. Nazar değmesin ona, detaya girmiyorum. :) Az kalsın unutuyordum, bir de intikaller var tabi. Yürüyüşün dibine vurduk. :) Ama işin ilginci, ayak tabanı ve çantadan mütevellit omuz sızlaması dışında zerre yorgunluk yok. :) Şaka maka tam donanımlı asker olduk galiba. :P :) Bu kadar. :)
Genelde tüm gün boş boş oturan askerler, dönüşte efsane gibi anlatıyor askerliği. Her gün tankın içinde oturan çocuğu, ziyaretçi parkında tesadüfen gördüm. Babasına şehri kötülüyordu. :) Köyünü özlemiş dediğine göre. Peşinden, burda çok zor koşullar diye bir cümle çıktı ağzından ki içimden tek bir kelime geçirdim:"Yuhhh". Sırf şu bizim 3 ayı yaşasalar, demek ki bir destan yazacak adamlar. Yavaş atın be kardeşim. :)
Bu yazıyı da can sıkıntısından yazdım aslında. Bayağıdır tuhaf yazılar yazmıyordum, belki birazdan yazarım. :)
Görüşmek üzere.
DÜZENLENMİŞTİR!!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)